ADNAN ATALAY

Anasayfa      Güncel Yazılar     Biyografi      Bilimsel çalışmaları      Beste çalışmaları      EGAİ     Müzik Yazıları      İletişim


m


 

 

 

KÖY ENSTİTÜLERİNİN GÖLGESİNDE KALMIŞ BİR  CUMHURİYET IŞIĞI:

KÖY MUALLİM MEKTEPLERİ  ve  GEZİCİ BAŞÖĞRETMENLER

 

                                                                                                                                                  

 

Giriş

 

17-19 Temmuz 1939 tarihleri arasında, Milli Eğitim Bakanı (Maarif Vekili) Hasan Ali Yücel başkanlığında toplanan 1.  Milli Eğitim (Maarif)  Şurasında alınan karar doğrultusunda 17 Nisan 1940 ‘da kurulan Köy Enstitüleri,  kapatıldıkları 1954 yılına kadar geçen 14 yıl içinde (daha 1946’dan başlayarak ardı ardına çıkarılan kanun ve genelgelerle yıkıma doğru giden bir sürecin içine sokulmuş olmalarına  rağmen) Türk eğitim tarihinde “mucize” sayılacak izler bırakmıştır.  Kapatılmalarının üzerinden 62 yıl geçmiş olmasına rağmen ülkesini ve milletini seven herkesin gönlünde buruk bir özlemle yaşayan Köy Enstitüleri için çok şey söylenip yazıldı ve daha çok şey yazılacaktır.

 

Cumhuriyet ve eğitim tarihimizin en önemli projelerinden biri olan Köy Enstitülerini saygı ve minnetle anarken,  bu güçlü ışığın gölgesinde kalıp giderek unutulan, özellikle de genç kuşaklarımızın neredeyse  hiç tanımadığı bir başka ışık olan   Köy Muallim Mektepleri ve Gezici Başöğretmenleri  de saygıyla anmak gerekiyor. Zira Köy Muallim Mekteplerinin ilk mezunlarını verdiği 1929 yılından,  1940 yılında kurulan Köy Enstitülerinin ilk mezunlarını verdiği 1945 yılına kadar geçen yaklaşık yaklaşık 16 yıl boyunca  köy ilkokullarının yapılması, köylerde eğitmenler eliyle sürdürülen eğitimin organizasyonu ve eğitmenlerce okutulamayan derslerin okutulması gibi çalışmalar Köy Muallim Mekteplerinden mezun olan Köy öğretmenlerince gerçekleştirilmiş ve Cumhuriyet Döneminin yetiştirdiği ilk kuşak öğretmenler olma onurunu taşıyan o öğretmenlerin hizmetleri, yaş haddinden emekliye ayrıldıkları 1960’lı yılların sonlarına  dek sürmüştür.

 

Köy Muallim Mektepleri 

 

20 Aralık 1925 tarihinde Milli Eğitim Bakanı (Maarif Vekili) olup 1 Ocak 1929 tarihinde (henüz 35 yaşındayken) görevi başında ölen  Mustafa Necati Beyin  (Uğural) en önemli projelerinden biri olan Köy Muallim Mektepleri,  Maarif  teşkilatına dair22 Mart 1926 tarih ve 789 no’lu kanun doğrultusunda “köy ilkokullarının muallim (öğretmen) ihtiyacını karşılamak üzere” Denizli ve Kayseri’de (Zincidere) kuruldu.  1940’da kurulacak olan Köy Enstitülerinin  temelini oluşturan bu kurumlar,   Köy Enstitüleriyle taçlanacak evrim süreci içindeki misyonlarını tamamladıkları 1 Eylül 1932 tarihine dek Cumhuriyet döneminin ilk kuşak köy öğretmenlerini yetiştirdiler.

 

Zincidere Köy Muallim Mektebi 

 

Zincidere Köy Muallim Mektebi, (kimsesiz çocukları barındırıp eğitmek amacıyla  yapımı Alman Yahudilerinden Zion isimli bir bayan tarafından  1908 yılında başlatılıp  1909’da hizmete açılan ve cephelerde şehit düşen Türk askerlerinin  yetim ve öksüz çocuklarının  alındığı, günümüzde  metruk bir halde bulunan Zincidere Öksüzler Yurdu binasında   1926-1927 öğretim yılında açılmıştır.

 

                                                                                               

1909  yılında Öksüzler Yurdu olarak inşa edilip 1927-1932 yılları arasında Zincidere Köy Muallim Mektebi olarak hizmet veren binanın bugünkü metruk durumundan kareler (Binaların teşhisinde yardımcı olan Sayın Hulusi ATEŞ ve fotoğraflarını çekip gönderen Sayın Alper AKIN’a teşekkürlerimle.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sayın Mustafa ŞANAL ve Savaş KARAGÖZ tarafından verilen bilgilere göre,  Zincidere Köy Muallim Mektebinin  açılışı ve öğrenci alım şartlarına ilişkin olarak, o zamanki Kayseri gazetelerinde aşağıdaki ilan yayınlanmıştır:

 

“Maarif Müdüriyetinden;

Köy Muallim Mektebi Zincidere’de bir sınıflı olarak açılmıştır. Birinci sınıfa kayıt kabul talebinde bulunan efendiler Hesap ve Türkçe dersinden müsabaka imtihanı olacaklardır. 18 Teşrinisani 1926 tarihinde Perşembe günü öğleden sonra Kayseri Merkezdeki Cumhuriyet Mektebi Binasında müsabaka icra edilecektir. Bu güne kadar sınav için müracaat etmiş olanlarla, henüz sınava müracaat etmemiş olanlar acilen mezkur mektebe müracaat etmeleri ilan olunur” (Kayseri Gazetesi, 15 Teşrinisani 1926). “ (Mustafa ŞANAL, Savaş KARAGÖZ, Türk Eğitim Tarihi İçerisinde Kayseri Zincidere Köy Muallim Mektepleri ve Faaliyetleri, s. 186 http://dhgm.meb.gov.tr/yayimlar/dergiler/Milli_Egitim_Dergisi/172/172/14.pdf)

 

 

 

  

Zincidere Köy Muallim Mektebi öğretmen ve öğrencileri . Fotoğrafın arkasına babam Şakir Efendi (İkinci sıra sağdan 4. Öğrenci) tarafından düşülmüş olan  “Köy Muallim Mektebi Grup Halinde,   Birinci sınıf, 927” notundan,  1927 tarihli bu fotoğrafta  görünen şahısların,  mektebin ilk öğretmen ve öğrencileri oldukları anlaşılmaktadır.

 

 

 

 

 Zincidere Köy Muallim Mektebi öğrencileri   (İlk sıranın solundaki babam Şakir Efendi)

 

 

 

 

Zincidere Köy Muallim Mektebi Öğrencileri Beden Terbiyesi dersinde  (En ön sıra soldan ikinci babam Şakir Efendi)

 

 

Zincidere Köy Muallim Mektebi 1929 (Üçüncü sıra sol başta oturan öğrenci babam Şakir Efendi)

 

 

 

Öğrenim süresi 3 yıl olan  okulda Rûhiyat, Türkçe, Usûlü Tedrîs, Elişleri-Resim, Beden Terbiyesi, Riyâziyat, Din Bilgisi, Tarih, Coğrafya, Yurt Bilgisi, Tabiat , Hayâtiyat , Tatbikat, Mûsikî, Askerî Tedrisat , Fransızca gibi dersler okutulmuş olup Zincidere Köy Muallim Mektebinin ilk mezunlarından olan babam Şakir Efendinin (ATALAY) 20 Teşrîn-i evvel (Ekim) 1929 tarihli diplomasındaki ders listesinde Türkçe Edebiyat, Meslek Dersleri, Tarih, Coğrafya, Riyâziyat, Ziraat ve Hayâtiyat, Din Dersleri,Ders Tatbikâtı, Resim, Elişleri, Mûsikî, Beden Terbiyesi ve Ecnebî Lisânı (Fransızca) dersleri görülmektedir. (Zincidere Köy Muallim Mektebinde okutulan yabancı dil derslerinin  daha sonra bu okulların yerini alan Köy Enstitüsü ve Öğretmen okulu programlarından kaldırılmış olması ilginçtir...)

 

Babam Şakir Efendiye (ATALAY) ait Zincidere Köy Muallim Mektebi Diploması

 

Diplomanın sağ üst köşesine muhtemelen okul idaresi tarafından  kurşun kalemle düşülmüş notun yakın çekim görünümü: Notta,  (diploma sahibinin) “Ankara’ya Orhaniye Köy Muallimi olarak verildiği” belirtiliyor. (Bu diploma ve üzerindeki not ayrıca, 1 Kasım 1928 yılında gerçekleşen harf devriminden sonra resmi yazılarda yeni harflerin kullanılmış olmasına karşın, bireysel not ve  yazılarda osmanlıca (Arap) harflerinin yer yer  kullanıldığını göstermektedir.)

 

Tıpkı bir karne gibi, okutulan dersler ve o derslerdeki  başarı düzeyinin  de gösterilmiş olduğu bu diplomada dikkat çeken bir önemli özellik de, (bugünkü karnelerin aksine)  kimi derslerin karşılığında “iyi” ve “orta” derecelerin de bulunması…

 

O dönemlerdeki öğrenci notları,  karnelerin baştan sona “pek iyi” dereceyle donatıldığı, herhangi bir öğrenciyi herhangi bir dersten “başarısız” gösterebilmek şöyle dursun,   “orta ” ve hatta “iyi” derecelerin  bile  tedavülden kaldırıldığı, okula giden her öğrencinin “takdir” ya da en azından  “teşekkür” aldığı günümüzdeki karnelerle karşılaştırıldığında başarısızmış gibi görünebilirse de,  eğitimde kalite ve düzeyin “hoş görünme çabası” ve “…mış gibi gösterme yarışına” henüz kurban edilmediği o yıllarda,  herhangi bir dersten “orta” not alabilmenin  bile ne kadar ciddi başarı gerektirdiğini orta yaşta olanlarımız çok iyi hatırlar…

 

Köy Muallimleri

 

Köy Muallim Mekteplerinde okuyan öğrenciler,   3. Yılı tamamlayıp mezun olduklarında   Köy ilkokullarına muallim (öğretmen) olarak atanıyorlardı. Ancak 1930  ‘lu yıllarda  sayısı  40.OOO olan köylerimizin 35 bininde ilkokul bulunmadığı ve nüfusun % 80’i okuma yazma bilmediği için eldeki mevcut öğretmenlerle bu devasa açığı kapatmak mümkün olamayacağından, köy okullarındaki öğrenimin “eğitmenler” eliyle sürdürülmesi, asil öğretmenlerin ise eğitmenler eliyle sürdürülecek eğitimi organize etmek üzere “Gezici Başöğretmen” olarak görevlendirilmesi yoluna gidildi. Böylece   “eğitmenlik” ve “Gezici Başöğretmenlik” müesseseleri oluştu.

 

Eğitmenler ve Gezici Başöğretmenler

Yeterli sayıda öğretmene kavuşuncaya kadar köylerdeki devasa öğretmen açığına bir çözüm bulabilmek amacıyla askerliğini onbaşı ya da çavuş rütbesiyle tamamlayıp okuma yazma bilen gençler arasından seçilenler   6 aylık eğitmen kurslarından geçirilerek başarılı olanların köylere  “eğitmen” olarak atanması yoluna gidildi. İlk denemesi Eskişehir Mahmudiye’de açılan eğitmen kurslarından olumlu sonuç alınması üzerine 11 Haziran 1937 tarih  3238 no’lu  Köy Eğitmenleri Kanunu çıkarılarak kurslar yaygınlaştırıldı ve bu kursların kapatıldığı 1948 yılına kadar 9.000 eğitmen yetiştirildi. (Tarih ve Dünya, Köy Enstitülerine Genel Bir Bakış 19 Mart 2010 Cuma. http://tarihvedunya.blogspot.com.tr/2010/03/koy-enstitulerine-genel-bir-baks.html)

 

Öncelikle Ankara köylerinden başlayan bu uygulamada köyler 5 ila 9 köyden oluşan bölgelere ayrılıp her köye bir eğitmen, her bölgeye de bir Gezici Başöğretmen veriliyordu.  Gezici Baş Öğretmenler,  görevlendirildikleri bölgedeki  okulu olmayan köylerde  –ki çoğu köyde okul yoktu-  köylüleri organize edip imece usulüyle okulların yapılmasını organize etmek,  okulu tamamlanan köylerde eğitmenler eliyle sürdürülmeye çalışılan eğitim faaliyetlerini düzenleyip denetlemek ve eğitmenler tarafından verilemeyen  dersleri okutmakla görevliydi. Bu nedenle de belirli bir köyde durmayıp,  yolu bile olmayan köyler arasında durmaksızın at koşturarak,  o köyden ötekine yetişmeye çalışıyorlardı.  Belirli bir ikametgahları olmadığı için, gittikleri köylerde, köylüler tarafından misafir edilir ya da köye gelen yabancılar için ayrılmış köy odalarında yatarlardı. Nitekim Zincidere Köy Muallim Mektebinden 1931 yılında mezun olup Bilecik İlçesi Ağlan köyüne atanan dayım Hacı Ali ÖZDEMİR’in  de okulu olmayan köydeki derme çatma bir odada eğitimi başlatıp, kalacak yer de  bulamadığı için,  bir süre köy camisinin yanında ölü taşımak için kullanılan salacanın  üzerinde yatmak zorunda kaldığı bilinir. Tüm bu nedenlerden dolayı,  evli olanlar ailelerini kendi memleketlerinde bırakıp görev bölgelerine yalnız gidiyor, gittikleri köylerde nereyi bulursa orda yatıp, ne bulursa onunla karın doyuruyor  (babamın kendine ve kitabına verdiği isimle) yaşamlarını  “Köy Yolcusu” olarak sürdürüyorlardı…

 

 

Gezici Başöğretmenlik Yılları (Soldaki babam Şakir ATALAY)

Adnan ATALAY, Fatma Hanım, s. 30,  İzmir, 2011.Egetan Bas. Yay. Tan Ltd. Şti. ISBN: 978-605-621 52-2-3

 

 

 

 

 

Gezici Başöğretmen kıyafetleri: Gezici Başöğretmenler bölgelerindeki tüm köyleri at  üstünde dolaşmak zorunda olduklarından çok zaman  süvari pantolonlarını andıran ve  “külot pantolon” denilen pantolonlar giyiyorlardı. (Fotoğraftakiler soldan sağa: Efkere’li Muallim Şakir ATALAY, Gesili Battal Ağanın oğlu Seyit Efendi ve Darsiyak’lı Muallim Mehmed Beşe POLATKAN)

 

Nitekim 1929 yılında  Zincidere Köy Muaallim Mektebinden mezun olup Ankara  Orhaniye Köyü muallimliğine atanmış olan babam Şakir Atalay da, Atatürk’ün ölümüne kadar geçen ilk 9 yılda sırasıyla Orhaniye (1929-1931), Tahtayazı (1931-1933), Demirtaş (1933-1936), Çiftlik (1936-1938), köylerinde öğretmenlik ve baş öğretmenli,k yaptıktan sonra Gilindire Nahiye Müdürlüğüne atandığı  1943 yılına kadar süren 5 yıllık dönemde sırasıyla Ankara Kalecik 1. Bölge Gezici Başöğretmenliği (1938-1939), 2. Bölge Gezici Başöğretmenliği (1939-1940), Kızılcahamam 4. Bölge Gezici Başöğretmenliği (1940-1941), Beypazarı 2. Bölge Gezici Başöğretmenliği görevlerinde o köyden o köye at koşturup  Kayseri’deki baba evinde bıraktığı annemiz ve biz çocuklarından (yalnızca büyük bayram ve yaz tatillerinde görüşebilmek üzere) yıllarca ayrı kalmıştır. Öyle ki bebekken baba evinde bırakıp gittiği Yüksel ablamızı (1936) ancak bir yıl sonra görebilmişti…Annem tarafından  babama yazılmış olan aşağıdaki mektup çekilen sıkıntı ve özlemi tüm açıklığıyla göstermektedir:

 

     …Yüksel artık yürümeye ve konuşmaya başladı. Seni şimdiden fotoğrafından tanıyor ve eve gelenlere fotoğrafını gösterip “Baba” diyor. Görsen nasıl tatlı bir kız oldu. Sana bir fotoğrafını göndermek isterdim ama biliyorsun köyde fotoğrafçı yok. Kayseri’ye gidip çektirmek istesem yol parasıyla birlikte çok tutar, o kadar param da yok. Babam gilden isteyip de bunca masraftan sonra bir de fotoğraf masrafı çıkarmak istemiyorum. Dama yarmaca serdim.  Onları köye gelen çerçilere sattıktan sonra elime geçecek parayla çektirip yollayacağım. Kim bilir belki o zamana kadar gezgin fotoğrafçılardan birisi bizim köye de gelirse  daha önce de yollayabilirim.  Ama şimdilik kızının elini kağıdın üzerine bastırıp parmaklarının arasından kalemi dolaştırarak resmini çizdim. Bu işte kızının eli. Fotoğraf gelene  kadar bakarsın.

 

  "Yükselin elidir"...

 

Adnan ATALAY, Fatma Hanım, s. 34,  İzmir,2011,  Egetan Bas. Yay. Tan Ltd. Şti. ISBN: 978-605-621 52-2-3

 

Yokluk ve çaresizlikten, kızının mektup kağıdı üzerine düşürdüğü el iz düşümünü babasına fotoğraf niyetine gönderen bir anne ve belki de o el izdüşümünü defalarca öpüp koklayarak kızına ulaşmaya  çalışan hasret dolu bir baba… İşte o zamanki muallim ailesinin yaşamı, işte sözün bittiği yer…

 

Ankara köylerinde yıllarca gezici baş öğretmen olarak dolaşan babam, "soğuk kış günlerinde buzlanmış karlara batıp çıkmaktan ayak derileri yüzülen atını dinlendirip yeniden yürüyebilir hale getirebilmek için çift at kullanmak zorunda kaldığını, köylere bir hafta biriyle bir hafta ötekiyle  gittiğini, merkez köyde bıraktığı atın bir haftada zor toparlandığını" anlatırdı… Altındaki atın bile dayanamadığı o dondurucu soğuklarda, buz tutmuş bedeniyle yarı aç yarı tok geçen o yıllar, Köy Muallim Mektebi Beden Terbiyesi  dersinde çekilmiş fotoğrafda bir manken kadar dik duran insanın belini eğip  kamburlaştırmış  ve ömrünün daha sonraki yıllarını tıpkı bir savaş yarası gibi taşıdığı bir kamburla geçirmek zorunda kalmıştı.

 

Köye gelen yabancılar için ayrılan ve kırk yılda bir köye gelen yabancılardan başka kalan olmadığı için soba da yanmayan köy odalarında,  "kışın hava sıcaklığının eksi 20 lere kadar düştüğünü, buz bağlamış şilteler altında vücut ısısını muhafaza edebilmek için tüm geceyi sımsıkı kıvrılıp  cenin pozisyonunda geçirmek zorunda kaldığını, içine girdiği yataklardan zaman zaman  bit ve pire kapan  giysilerini yakmak zorunda kaldığını" anlatır ve o  anlarda bile en ufak bir bıkkınlık alameti göstermeyip “Haydi” deseler yeniden koşup gidecekmiş gibi görünürdü... Nitekim o yılları yaşarken de hiç yılgınlık duymamış ve yaptığı işten çok memnun olmalı ki, o yıllar içinde yazdığı  durumunu anlatan  şiirinde vatanı için  çektiği zorluklardan dolayı  şükretmektedir:

 

Halimden

 

Başımda basık tavan,

Altımda eski savan,

Yediğim ekmek yavan,

Şükür Yarabbi şükür.

 

Unutmuşum yemeyi,

Zevk edip eğlenmeyi,

Bir lâhza dinlenmeyi

Şükür Yarabbi şükür.

 

Çalışırım vatana,

Uymam nefse şeytana,

Böylece Yaratan'a,

Şükür Yarabbi şükür.

 

(Şakir ATALAY, Köy Yolcusu, Ankara, 1978, Afşaroğlu Matbaası, s. 217)

 

 

Onlar Atatürk’ün Cumhurbaşkanı olduğu, Mustafa Necati Bey ve Hasan Ali Yücel gibi değerlerin Milli Eğitim Bakanı olduğu dönemlerde  görev yapmış,  Atatürk ve Cumhuriyet sevgisiyle dolu, seçim yapmaları gereken her  konuda “Önce Vatan” diyebilen  isimsiz kahramanlardı… O yüce insanlardan birinin evladı olmanın gururu ve tüm çabalarıma  rağmen hiçbir zaman onlar gibi bir öğretmen olamamanın ezikliği içinde, tamamı ebediyete kavuşmuş olan o fedakar büyüklerimizin manevi huzurunda saygı ve minnetle eğiliyor, hepsine Allah'tan rahmetler diliyorum. Nur içinde yatsınlar.

 

8 Mart 2016

 

Adnan ATALAY

 

 

 

 

 

 

 

 

       

 

 

 

 

 

 

         

 

 

                                                                                                

 

 

 

 

 

 

 

    

 

 Anasayfa       Güncel Yazılar      Biyografi      Bilimsel çalışmaları      Beste çalışmaları      EGAİ     Müzik Yazıları      İletişim