ERDOĞAN OKYAY

Onun adını, taşıdığı (ama onu tanımlamaya yetmeyen) unvanlarının hiç birini kullanmadan yazıyorum, çünkü  “ERDOĞAN OKYAY” adı, ona dar gelen unvanlarından çok daha büyüktür.

O’nun öğrencilerinden biri olabilme şansını yakaladığımda henüz 14 yaşımdaydım.  Şimdiki GSL Müzik Bölümlerinin ilk biçimi olan Müzik Semineri yıllarım (1967-1970), Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü öğrenciliğim (1970-1973), aynı bölümdeki asistanlık yıllarım (1974-1978) hep onun ışığıyla aydınlandı.  O zamanlar “asistanlık tezi” olarak adlandırdığımız “Asitanlık bitirme çalışmamı” onun rehberliğinde tamamladım ve yapılan işin her bir ayrıntısında gösterdiği inanılmaz inceliği hayranlıkla izleyip O’ndan çok şey öğrendim.

Asistanlık dönemimi  tamamlayıp aynı Bölüme Kulak Eğitimi ve Müzik Teorisi (Armoni kontrapunt) Öğretmeni olarak atandığım 1978 yılından, Ege Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde,  Prof. Dr. Gültekin Oransay’la birlikte  kuruluşunu gerçekleştirildikleri Türkiye’nin ilk Müzikoloji Bölümüne “asistan” olarak  atandığım 1979 yılına kadar olan dönemde de, (mekan olarak aynı ortamlarda olamadığımız zamanlarda bile) onun derin bilgi ve birikiminden yararlanmayı sürdürdüm.

Prof. Dr. Gültekin Oransay, yeni kurulan  Müzikoloji Bölümünde “asistanlık” görevi teklif ettiğinde “Kontrapunt Tarihi” dalında gireceğim asistanlık sınavının hazırlıklarını da Erdoğan Bey’in rehberliğinde yaptım.  Oransay, dünyanın en saygın ve en kapsamlı  kaynaklarından biri (o tarihte 17, bugün 29 cilt) olan MGG’deki  (Die Musik in  Geschichte und Gegenwart) “Kontrapunkt” maddesini çok iyi inceleyip oradaki göndermeler doğrultusunda hazırlanmamı istemişti.  Ama özellikle yabancı dili Almanca olan müzisyenlerin çok iyi bildiği üzere, çok yüksek ve teknik bir Almanca düzeyiyle hazırlanmış olan  MGG,  ana dili Almanca olan insanların bile anlamakta zorlandıkları bir kaynaktı ve o zamanki Almanca bilgimle onun bir sayfasını bile çevirip anlayabilme şansım yoktu.  1972 yılında kaybettiğimiz Prof. Zuckmayer’den sonra Bölümde Almancası en güçlü olan hoca  E. OKYAY olduğu için ondan yardım istedim. Her zaman olduğu gibi (onca yoğunluğuna rağmen, çünkü o tarihte Talim Terbiye Dairesinde idareciydi) tereddütsüz kabul etti.

Bir yabancı dil ne denli güçlü olusa olsun, (özellikle de MGG gibi bir eserde) normal olan, metni önce Almanca olarak okuyup  (gerektiğinde sözlüğe de bakarak) cümle cümle Türkçeye çevirmesi olmalıydı. Böyle bir çeviride cümle düşüklükleri de kaçınılmaz olacağından daha sonra da çevirinin düzenlenmesi gerekirdi. Oysa O,  Almanca metni, her bir paragrafa yalnızca bir kez göz attıktan sonra  doğrudan Türkçe okuyor,  ben de sayfalar dolusu  yazmaktan yorgun düşen kolumla onun okuma hızına yetişmeye çalışıyordum.  Günler süren çeviri sırasında en fazla birkaç kez Almanca sözlüğe bakma ihtiyacı gösterip yalnızca metinde geçen Latince cümleler için Latince sözlüğe başvurmuş olması,  konunun şaşırtıcı olan  bir başka  yanıydı.  Her gün çalışma bitiminde hızla yazmaya çalıştığım sayfaları temize çekerken bir tür “simultane” niteliğinde olan  çevirilerde  hiçbir cümle düşüklüğü bulamamanın şaşkınlığını yaşadım…

Öğrenciliğimizde,  onun yönettiği Bölüm Korosu ve Orkestrasıyla Akdeniz Turnesine çıkıp (Isparta’dan Silifke’ye kadar uzanan hat üzerindeki tüm Bölgede) bir hafta boyunca  konserler vermiştik. Ben koroda yoktum turneye  Orkestrada viyolonsel çalmak üzere katılmıştım. Onun korosunda olamayışım, şahsım için şanssızlıktı ama, koromuzun verdiği tüm konserleri karşıdan dinleyebilme şansını  getirdi. O’nun Gazi Korosundan elde ettiği koral tınılar inanılmazdı. Haydn’ın “İhtiyar.”, Mozart Requiem’den “Ave verum corpus”, Brahms’ın “Sessiz Gece”.  Saygun Yunus Emre Oratoryosundan  “Dertli Dolap” başlıklı koro parçalarında elde ettiği muhteşem koral tınılar hâlâ kulaklarımdadır…

Onun kıvrak zekasına,  Almancasına, derin bilgi birikimine, müzisyenliğine, araştırmacılığına, yazarlığına, besteciliğine, üretkenliğine, koro ve orkestra yönetimindeki başarılarına  her zaman tanık olduk ama,  her biri bir değer olan bu üstün vasıflarından öte, O’nda kibarlığın, zerafetin, inceliğin, tevazunun ve sabrın bir insanda vücut bulmuş haline de tanık olduk…

O da kendisi gibi özel insanların sıkça karşılaştığı kaderi paylaştı ve  sevmeyenleri, hoşlanmayanları , ışığında sönük kalmaktan rahatsızlık duyup kıskananları ve belki  nefret edenleri bile oldu. Bu yüzden fazlasıyla hak ettiği çok şeyden mahrum kalırken hiç hak etmediği acılar da yaşadı.  Ama o hiç değişmedi. Rüzgar nereden, ne şiddetle gelirse gelsin,  karşılaştığı tüm zorlukları  omuzlayıp yüzünde hiç eksilmeyen o meşhur tebessümüyle rotasını sürdürdü…

Bugün eşimle sabah kahvaltısında o değerli insandan söz ettik uzun uzun. Onunla geçen zamanları, ona duyduğum hayranlığı anlattım minnetle. “Yaşıyor mu?” diye sordu.  “En son, yaklaşık 10 yıl önce telefonla konuştuğumuzu” söyleyip  “Allah uzun ömürler versin, ona  bir şey olsa mutlaka duyardık” dedim.

Ama  (yıllardır yazabilmeyi düşünüp de bir türlü fırsat bulamadığım kitapları tamamlayabilmek uğruna kendimi ev hapsine mahkum edip dış dünyayla bağlantımı neredeyse tümüyle kestiğim için olsa gerek) duymamışım, duyamamışım…  Ben  içimde bin bir hayranlık ve özlemle hâlâ yaşatırken,  O, 15 Ekim 2017 Pazar günü 84 yaşında aramızdan ayrılmış. 16 Ekim Pazartesi günü Gazi Üniversitesi Konser Salonunda yapılan,  Ailesinin, çok sayıda öğrencisinin, müzik eğitimcisinin ve sanatçının katıldığı bir törenin ardından Ankara Karşıyaka Mezarlığında son yolculuğuna uğurlanmış.  

Oysa ben, 4 yıl sonra duyup bugün kaybetmiş gibi oldum… Kederler içinde yazmaya çalıştığım bu “bulanık” satırlarda maziye bakıyorum: Prof. Ed. Zuckmayer, Nurhan CANGAL, Nurhan BÜYÜKGÖNENÇ, Hayri AKAY ve şimdi de O… Hepsi bir film şeridi gibi geçiyor gözlerimin önünden, ama her şey öylesine bulanık ki, yazdığım  satırları bile zor görüyorum.

O’nun gibi insanlar bir çok kişi için “rol model” olurlar ve yüzlerce, binlerce, milyonlarca hayranın onlar gibi olabilmeye çalışması (hedefe tam olarak ulaşamasalar bile) tüm insanlığın yükselmesine vesile olur. Ama ben duyduğum tüm hayranlığa, tüm sevgiye ve minnettarlığa rağmen O’nu rol model alıp O’nun gibi olabilmeyi hiç düşünmedim. Çünkü O’nun gibi olabilmek için ERDOĞAN OKYAY olmak gerekir…

Işıklar içinde uyu Gazi’nin büyük ışığı.

30 Haziran 2021

Adnan ATALAY