TÜRK MÜZİK LİTERATÜRÜNÜN ÇAĞLAYAN PINARI : AHMET SAY

Müziği bir tür  “eğlence aracı” olarak gören ya da yalnızca edimsel yanıyla ilgilenip kuramsal yanına yeterince ilgi göstermeyen toplumlarda yapılacak kuramsal çalışmalar ilgisizliğe mahkum gibidir. Binbir emek ve yıllar süren çalışmalarla hazırlanıp büyük masraflarla bastırılan kitaplar alıcı ve okuyucu bulmakta zorlanıp yıllarca elde kalırken,  karşılaşılan başarısızlığın tüm maliyeti de yazara ve yayıncıya çıkarılır… Kitap edinme alışkanlıklarının yeterince gelişmediği, şu ya da bu biçimde edinilen kitapların ise bazen okunmayıp kişisel kitaplıkları zengin gösterme amacıyla dekoratif  öğe gibi kullanıldığı, yaşamın olmazsa olmaz bir parçası olan kitapların lüks tüketim maddesi ve hatta gereksiz masraf olarak algılandığı toplumlarda kitap bastırıp satabilmek,  o kitabı yazmaktan çok daha zor bir iştir ve çok daha büyük çaba  gerektirir.

Bu nedenle bu tür toplumlarda kitap yazmak ve bastırmak yalnızca bilgi ve çalışma değil aynı zamanda “cesaret” gerektirir, hem de en güçlüsünden…  Yıllar süren birikiminin ardından gecesini gündüzüne katıp saatlerce masa başında oturmak suretiyle sağlığını da tehlikeye atan bir yazar, yazdığı kitabı bastırabileceği yayınevi bulmakta çok zorlanacağını, bulduğu taktirde yazar hakkı olarak alabileceği telif ücretinin, o kitabı yazmak uğruna sabahlara kadar açık tuttuğu masa lambasının elektrik sarfiyatını bile karşılamayacağını bilir. Çok tutulup dünyadaki   bütün dillere çevrilen ve her dilde yüzlerce yeni baskısı yapılan çok özel kitaplar bile (bu gelişmeler genellikle yazarın ömrünü aşacağı için) olsa olsa varislerine ya da yayınevlerine para kazandırır. Nitekim, Karl Marx’ın  bile,  zamanla (neredeyse)  tüm dillere çevrilerek her dilde yüzlerce baskısı yapılan “Das Kapital” başlıklı ünlü eseriyle  ilgili olarak  “Kapital, onu yazarken içtiğim tütünün parasını bile karşılamadı” dediği söylenir ki,  1867’de Kapital’in 1. cildiyle başlayan ilk baskıdan,  ölüm tarihi olan  1883 yılına kadar geçen 16 yıl boyunca da büyük yoksulluklar içinde geçen hayatı bu sözü yeterince doğrulamaktadır.

Kitap yazan bir insan, yazım, basım ve dağıtım aşamalarında karşılaşacağı sorunların yanı sıra, imzalı kitap sunduğu tandıklarından bile kitabına ilişkin görüşlerini bildiren geri dönüşler alamayacağını, kitabında ortaya koyacağı bilgi ve belgelerin (atıfta bulunma gereği bile duyulmaksızın) her türlü ortamda kullanılıp adeta yağmalanabileceğini ve para, pul, şöhret bir yana, kendisine içten bir “teşekkür” bile nasip olmayabileceğini peşinen göze almalıdır. Bu yüzden zor iştir kitap yazıp yayınlamak.  Bilgi ister, sabır ister, emek ister ve her türlü olumsuzluğu göze alabilecek YÜREK İSTER…

İşte toplumun aydınlanması uğruna, yalnızca maddi varlığını değil,  sağlığını da riske atıp ardı ardına yayınladığı birbirinden değerli kitaplarla Türk ve Dünya Müzik Literatürüne çok değerli eserler kazandıran o yürekli insanların en başında gelen isimlerden biri, yıllardır eserleriyle beslendiğimiz  Sayın Ahmet SAY büyüğümüzdür.

Müziğin yanı sıra Edebiyat Dünyasının da saygın isimlerinden biri olup çok çeşitli dallarda TRT Öykü Yarışması Ödülü, Sabahattin Ali Hikaye Yarışması Ödülü, Milliyet Roman Yarışması Ödülü,  Antalya Film Festivali Öykü Yarışması Ödülü gibi ödüller almış olan Kocakurt (Roman-1976), Bingöl Hikâyeleri (Öyküler-1980), İpek Halıya Ters Binen Kedi (Öykü-1982), Die Katze, die sich rücklings auf den Seidenteppich setzt, (“İpek Halıya Ters Binen Kedi” başlıklı  öykü kitabının Almanca çevirisi,  Berlin 1985), Güneşin Savurduğu Yerden (Öyküler-1988), Ağaçlar Çiçekteydi (Anı-Biyografi 2011), Ca Yo Ke Tij Ti Ra Bena Vila (1980 yılında “Bingöl Hikayeleri”, 1988 yılında ise “Güneşin Savrulduğu Yerden” başlığıyla yayınlanmış olan öykü kitabının Zazaca çevirisi- 2013), İnsanoğlu İnsanlar (Anı-Otobiyografi 2016) gibi edebî kitapların da yazarı olan SAY,  1974 yılından itibaren yoğun bir biçimde müzik eğitimi ve müzik yayıncılığı konularına yönelip kurucusu ve yöneticisi olduğu “Müzik Ansiklopedisi Yayınları” kapsamında, İlk baskısı 1985 yılında yapılan 4 ciltlik Müzik Ansiklopedisi ve ardından gelen Müzik Öğretimi, Müzik Tarihi, The Music Makers in Turkey, Müziğin Kitabı, Müzik Sözlüğü, Türkiye’nin Müzik Atlası, (Yeni) Müzik Ansiklopedisi (3 Cilt), Müzik Yazıları gibi Türk Müzik Literatürü açısından her biri birer başyapıt niteliğinde olan kaynak kitapları hazırlayıp yayınladı.  (Bu listeye, Müzik Ansiklopedisi Yayınları çerçevesinde yayınladığı başka yazarlara ait kitaplar dahil  değildir.)

O’nun hazırlayıp yayınladığı kaynak kitapların her birinden çok yararlanmış ve halen yararlanmakta olan bir müzik eğitimcisi ve müzik araştırmacısı olarak, içerik yönünden bu denli sağlam ve kapsamlı kitapların, bir kişi tarafından bu kadar sık arayla nasıl hazırlanabildiğini hep düşünmüşümdür.  Türk müzik yaşamı için çok değerli birer armağan olan o kitapların kaynakçaları ve yapılmış olan alıntılar/atıflar incelendiğinde, müzik dünyasının en saygın kaynaklarına dayandıkları ve bilimsel çalışmalarda en fazla atıf alan kaynaklar arasında oldukları görülür. Söz konusu kitaplardaki bir başka çarpıcı özellik de, kullanılan dildeki açıklık, sadelik ve akıcılıktır.

Her alanda olduğu gibi müzikte de bazı konuların anlatımı çok zor olabilmektedir.  Açıklanması uygulanmasından  çok daha zor olan o tür konular,  genellikle örneklemelerle geçiştirilip açıklamadan kaçınılır ya da ancak bilenin anlayabileceği,  bilmeyenin ise hiçbir şey anlamayacağı kalıplaşmış tanımlarla yetinilir. Ahmet SAY farkı, özellikle bu tür açıklanması güç konularda çok daha belirgin biçimde ortaya çıktığı için,  bu tür konuları açıklamak durumunda kaldığım yazılarımda mutlaka onun ilgili kitaplarına baş vurup nasıl açıkladığına bakarım ve her defasında, açıklanması son derece zor olan konuların onun dilinde ne kadar berraklaştığını görürüm. Bu çarpıcı özellikte, keskin kıvrak zekası, sağlam bilgi birikimi, entellektüel kültürü ve özenli çalışmasının yanı sıra edebiyatçı yanının da çok etkili olduğunu düşünüyorum. Dili öylesine ustalıkla kullanıyor ki, en karmaşık konular bile,  arıtma sisteminden geçmiş gibi arınıp berraklaşabiliyor…

Kitap sahibi olma ve kitap okuma alışkanlıklarının yeterince geliştiği, kitap okumanın yaşam biçimi haline geldiği toplumlarda, kitabını yazıp herhangi bir yayıneviyle anlaşan yazarın işi o noktada biter. Alacağı yüksek düzeydeki telif ücretine ek olarak, kazanacağı ün ve motivasyonla o artık yazacağı yeni kitabın tasarım ve hazırlıklarına başlar. Yayınevinin yapacağı iş de, baskı ve dağıtım işleriyle sınırlı olup satın almaya hazır okuyucuya ulaştırmaktan ibarettir.  İngilizce, Almanca, Fransızca gibi yaygın dillerde yazılmış bir kitapta hedef kitle, ulusal dille de sınırlı olmadığından, yayınevinin işi dünya çapındaki talepleri karşılamaya çalışmaktan ibarettir. Oysa  Türkçe dilinde yazılmış kitapların (öteki ülke dillerine çevrilmediği sürece) dış ülkelere arzı söz konusu olmadığı için, hedef kitle yalnızca iç piyasa ile sınırlıdır ve iç piyasadaki kitap edinme/okuma talebi de olması gerekli  minimum düzeyin çok altındadır.

İşte tüm bu nedenlerden dolayı Sevgili Ahmet Ağabeyimizin işi kitaplarını yazıp bastığı andan itibaren bitmez, aksine işin en zor kısmı o aşamadan sonra başlardı. Arzın olduğu fakat yeterli talebin bulunmadığı bir ortamda, talebi de kendisi oluşturmak zorundaydı…. Bunun için her baskıdan sonra kitaplarını arabasına yükleyip Müzik Bölümlerini tek tek dolaşır ve KÜLTÜR  SATMAYA  ÇALIŞIRDI…

Öylesine çalışkan ve üretken bir insanı görüp  ondan bir şeyler dinleyebilmenin öğrencilerimiz için bulunmaz bir fırsat ve motivasyon kaynağı olacağına inandığım için, çalıştığım Fakülteye her gelişinde dersliğime davet edip  kürsüyü ona bırakırdım. O konuşmaya başladıktan en fazla onbeş dakika sonra derslikteki tüm öğrenciler posta çeklerini ve getirilen kitapları almak için sıraya girmiş olurdu. Getirdiği kitapları, öğrenciler tarafından imzalanan ve değerleri 10-15 TL gibi komik rakamları  geçmeyen posta çeklerine karşılık dağıtıp giderdi.  Herhangi bir çekin zamanında ödenmemesi, Fakültemiz açısından da küçük düşürücü bir durum olacağı endişesiyle “Ahmet Ağabeyciğim bu çekler düzenli bir şekilde ödeniyor mu?” diye her gelişinde ısrarla sormuşumdur. Aldığım cevap hep aynı oldu: “Boş ver be Adnan’cığım. Bunlar öğrenci. Ödeseler ne olur ödemeseler ne olur? Önemli olan kitap sahibi olmaları. Yarın mezun olup öğrencinin karşısına geçecekler. Ellerinde kitapları olsun, benim için yeter”

Dünyamızda böyle düşünen kaç kişi kalmıştır? Biz çok şanslıydık, çünkü nesli tükenmiş o insanlardan biri ile tanışıp konuşabilme onuruna erişiyor ve onun bereketli pınarlar gibi çağlayan fikirlerinden yararlanma olanağı buluyorduk.

Ahmet Ağabeyimizle bir araya gelip sohbet edebilme olanağı bulduğum beraberliklerimiz  40 yıl öncesine kadar uzanır.  Bugün tüm dünyanın hayranlıkla izlediği bir piyanist, besteci ve dünya vatandaşı olan oğlu Fazıl SAY, o dönemlerde Almanya’daydı. Söz, onun ifadesiyle “Fazıl”a geldiğinde,  gözlerinde özlem ve gurur dolu bir ışık parlar, gelişmeleri coşkuyla anlatırdı.  Tüm dünyanın saygı ve övgüyle bahsettiği büyük bir piyanist ve bestecinin babası  olmak nasıl bir onur, nasıl bir duygudur bunu bizler bilemeyiz ama öyle sanıyorum ki aynı gururu oğlu Fazıl Say da duyuyordur… Çünkü Ahmet Say gibi bir insanın oğlu olup onun bereketli topraklarından beslenerek tüm dünyanın saygı duyduğu bir sanatçı haline gelebilmek,  çok büyük mutluluk, çok büyük onur olmalı…

Ahmet SAY kadar derin bilgi birikimine ulaşmış  insanların en büyük zaafı, “her şeyin en iyisinin ancak kendileri tarafından yapılabileceğini ” düşünmeleri ve bu düşünceyi bir saplantı haline getirip başkalarından gelebilecek her türlü katkıyı reddetmeleridir.  Onca bilgi birikimine rağmen bu tür saplantılara asla düşmeyen SAY,  kendi özgün çalışmalarında bile başkalarının çalışmalarına yer verip onları da onurlandırmaktan ve topluma sunup yararlanılabilir hale getirmekten büyük zevk almıştır. İlk baskısı 1985 yılında yapılıp daha sonraki yıllarda bir çok kez basılan 4 ciltlik Müzik Ansiklopedisinin 3. cildine tarafımdan yazılmış olan toplam 58 sayfalık “Müzik Yazıları” maddesi (s.890-948), başkalarının uzmanlık ve katkılarına değer verip onları da değerledirme  ve toplumun hizmetine sunma yolundaki tevazu dolu yaklaşımının örneklerinden yalnızca biridir. Tevazu ve iyi niyet dolu bu yaklaşımıyla,  yalnızca şahsımı onurlandırmakla kalmayıp, özellikle Ebced, Kantemiroğlu, Ali Ufkî ve Hamparsum müzik yazıları konusunda, bir çok akademisyene kaynak oluşturan ilk kapsamlı yayını da yapmış oldu.

Kitap yazma ve yayınlamanın arkasında genellikle para kazanma, ün kazanma arzusu ya da akademik kariyer motivasyonu  vardır.  Ülkemizde, özellikle kuramsal nitelikte müzik kitapları yazmanın,  ne yazana ne de yayınlayana maddî bir kazanç sağlayamayacağı ve hatta maddî kayıplara bile yol açacağı herkesçe bilindiğine göre,  ün ya da akademik kariyer gibi kaygıları da olmayan Ahmet SAY gibi bir insan, ardı ardına bunca kitabı niçin yazar ve  hiçbir şey kazanmayacağını bile bile yaptığı yayınlardan ne bekler?

Onu ve onun gibi insanları tanıma şansına sahip olduğumuz için cevabı çok iyi biliyoruz: YALNIZCA BİLDİKLERİNİ PAYLAŞIP YARARLI OLABİLME ÇABASI ve YARARLI OLABİLDİĞİNİ GÖREBİLME HÜLYASI…

Peki bizler bunu SAY’a yeterince gösterip hak ettiği mutluluğu yaşatabildik mi? Başkalarını bilmem ama ben şahsen yeterince gösterememiş olmanın üzüntüsü içindeyim. O, yayınladığı her kitabın ve her baskısının bir nüshasını imzalayıp kargoyla gönderme inceliği gösterdiğinde, ben büyük bir sevinç içinde okuyup derslerimde ve kendi çalışmalarımda bol bol yararlandım. O kitaplardaki bir çok saptamayı öğrencilerimle de paylaşıp onların da öğrenmesini sağladım. Öğrencilerimi motive edip o değerli kitapları edinmelerine  ve yararlanmalarına çalıştım. O kitaplardaki değerli bilgilerin yaygınlaşması yolunda elimden gelen çabayı gösterdim ama ÇOK ÖNEMLİ BİR ŞEYİ UNUTTUM:   Sevgili Ahmet Ağabeyimize geri dönüp, gönderdiği kitabı ne denli beğendiğimi ve ne kadar çok yararlandığımı söylemeyi…  Hiç bıkmadan usanmadan göndermek lutfunda bulunduğu onca kitaptan sonra hiçbir geri dönüş almayınca ne düşünmüştür? Umursamadığımı mı, beğenmediğimi mi, alıp bir köşeye koymuş olabileceğimi mi, yoksa ne kadar kaba davrandığımı mı? İnşallah en sonuncusunu düşünmüştür çünkü gerçeğe ve gösterdiğim davranışa tek uygun olanı o düşünce olurdu… 

Biliyorum, o tür insanlar bereketli yağmur bulutları ya da çağlayan pınarlar gibidir. Onlar ne paranın, ne şöhretin ne de övgünün peşindedir. Onlar yalnızca su taşımaya programlıdır… Çorak topraklara su taşıyan bulutlar ya da nehirler misali hiç kimseden teşekkür beklemeden sunarlar taşıdıkları suyu…  Ama yine de insandırlar ve sanırım onlar da bilmek ister (hiç belli etmeseler de) döktükleri damlaların nereye gittiğini, ne işe yaradığını…

Bu yüzden çok geç de olsa bilmenizi istiyorum Sevgili Ahmet Ağabeyciğim: Bereketli bulutlar misali yağdırdığınız  damlalardan çok yararlandık ve hiç kuşkum yok bizden sonraki kuşaklar da yararlanıp Sizleri her zaman hayır ve minnetle yad edecekler.

Ömrünüz uzun, ışığınız daim olsun.

27 Temmuz 2021

Adnan Atalay